Narin Güran Gerçekleri
Bu kategorideki diğer videolar
| Başlık | Tarih |
|---|
Açıklama
Rojda Altıntaş’ın 31 Mayıs 2025 tarihli yayınında DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Sevilay Çelenk, avukat Mustafa Demir, Yüksel Güran’ın annesi Remziye ve Arif Güran konuk oluyor. Aşağıdaki metin, yayın boyunca Sevilay Çelenk’in yaptığı konuşmaların düzenlenmiş tam dökümüdür.
Sevilay Çelenk’in konuşmaları
“Bir çocuk cinayeti vakası elbette ki her yönüyle önemli ve ağırdır. Ama bu dava, çok sayıda usulsüzlükle birlikte neredeyse ‘yüzyılın davası’ haline getirildi. Bu süreçte Türkiye’de iki temel çürümeyi çok net şekilde gördük: Birincisi medya alanındaki çürümüşlük, ikincisi ise yargıdaki çürümüşlük. Ve bu ikisi, bu dava etrafında çok somut bir şekilde tezahür etti.
Bu noktadan sonra ‘Artık karar verildi, bitmiştir’ diyerek meseleyi önemsizleştiremeyiz. Bugüne kadar bu olay sansasyonel biçimde her yerde yer aldı; olay yerine bakanlar gitti, gazeteciler gitti, vatandaşlar Türkiye’nin dört bir yanından kalkıp olay yerine akın etti. Olay, neredeyse bir dizi, bir sinema filmi heyecanıyla çerçevelendi. Herkes buna alan açtı. Şimdi bu konuya alan açmamak, bir istismarı işaret eder. Bu dava, bu anlamda istismar edilmiştir.
Bugün stüdyolarını bu davaya açan herkes, en azından dosyada yer alan çelişkilere de dikkatle yaklaşmalı. Özellikle istinaf kararındaki mahkeme başkanının yazdığı muhalefet şerhini okuduktan sonra bu dava derinlemesine ele alınmalıydı.
Çünkü o muhalefet şerhi —kişisel olarak katılmasam da işaret ettiği kişi bakımından hatalı bulsam da— bazı raporların (örneğin Ulusal Kriminal’in kamera kayıtlarına ilişkin raporu gibi) ne kadar temelsiz olduğunu gözler önüne seriyordu. Kararın dayanağı bu raporlar; başka hiçbir somut delil yok. Ancak bu çelişkiler medyada neredeyse hiç yer bulmadı.
Tüm bu koşullarda, adalet arayışında ısrarcı olan bir avuç insanın yaptığı şeyin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Önemsiz bir şeyin peşinde değil, çok büyük anlamlar yüklenmiş, çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir davada adaletin gerçekten tecelli edip etmediğine bakıyoruz. Ben meseleyi böyle görüyorum.
Bu mesele sadece bir duygu meselesi değil. Ben burada söylediklerimi yalnızca hislerle değil; akıl, inceleme ve araştırmayla söylüyorum. Konuya derinlemesine ilgi duydum, ciddi şekilde çalıştım. Buna rağmen, “bu konuyla çok ilgilendim” diyerek bizim söylediklerimize karşı çıkan, üzerimizde baskı kurmaya çalışan bazı hukukçular var; medyada dolaşıma giren ve aslında dosyada hiçbir şekilde yer almayan tamamen asılsız, uydurma bilgileri bize karşı kullanmaya çalışıyorlar.
“Peki buna ne diyorsunuz?”, “Şuna ne diyorsunuz?” diye sorulan şeylerin hiçbiri ne dosyada var, ne iddianamede, ne gerekçeli kararda, ne de istinaf kararında. Medyanın ortaya attığı bu asılsız iddialar adeta balon gibi şişirildi ve biz bu balonlardan bir türlü kurtulamıyoruz.
Bu dava bireysel bir mesele değil. Bir köyün, bir topluluğun hayatını ilgilendiren bir konu. Köy dediğiniz yer bir topluluktur. Burada sadece bir kişinin değil, bir topluluğun hakkı ve adaleti söz konusudur. Üstelik Türkçe kendini doğru düzgün ifade edemeyen bir aileyle karşı karşıyayız. Onlara ilin milletvekili sahip çıkmayacaksa kim çıkacak?
Bir paylaşım yapıyorsunuz, hemen altında öyle ahlaki temelden yoksun yorumlar yazılıyor ki, insan gerçekten ne diyeceğini bilemiyor. “İşi gücü bırakıp bununla mı uğraşıyorsunuz” deniliyor. Hayır, biz işi gücü bırakmadık. Ben bu dosyayı sabahın 4.30–5.00’lerine kadar, başka işlerimi bitirdikten sonra kalan zamanımda okuyorum. Hâlâ her çıkan yeni belgeyi inceliyorum, belgeselleri izliyorum, istinaf kararlarını, suçluyu kayırma davasının iddianamesini ve çıkan kararları tek tek okuyor, takip ediyorum.
Sadece Twitter’a baksanız, bu bir ay içinde başka nelerle ilgilendiğimi görebilirsiniz. Bir ay içinde partim adına üç farklı kıtada, üç ayrı çok önemli toplantıya katıldım. Oralarda yapılan çalışmalara katkı sundum, hazırlanan raporların geliştirilmesine yardımcı oldum. Türkiye içinde de üç farklı şehirde görev aldım. Tüm bunlar yalnızca bir ayda yaptıklarım. Ama hâlâ “İşi gücü bırakmışsınız” eleştirileriyle karşılaşıyoruz. Bunları açıklamak zorunda bırakılmak bile başlı başına utanç verici.
Evet, biz işi gücü bırakmadık. Ama zaten bu, bir milletvekilinin asli görevidir. Eğer bir hukuksuzluk varsa —ki var— buna bakmak, müdahale etmek görevimizdir. Zaten milletvekili olmadan önce de kadın ve çocuk cinayetlerinde feminist bir akademisyen olarak, bir sosyal bilimci olarak aktif şekilde çalışıyordum. Aynı zamanda 25 yılını gazetecilik eğitimi veren, medya üzerine çalışan bir kurumda geçirmiş biri olarak son yedi yılda gazetecilik de yaptım. Tıpkı Rojda Hanım gibi haftalık programlar yaptım. Medyascope’ta, Gazete Duvar’da her hafta yazılar yazdım. Dolayısıyla beni tanıyan, bu konulara nasıl yaklaştığımı bilen kesim zaten biliyor.
Şimdi ise kendi ilimde, çok önemli bir çocuk cinayeti davasında, kamuoyunun büyük baskısıyla alelacele bir karara bağlanan, çok geniş bir topluluğun mağdur edildiği bir süreci görmezden mi geleceğim? Elbette hayır. Bu meseleye bakmak zorundayız. Bu bizim işimiz. Altını çizerek söylüyorum: Bu adalet arayışı içinde olan bir siyasetçinin görevidir.
Düşünün, Türkçe konuşamayan bir annenin yaşadığı çaresizlik… Beni en çok sarsan eleştirilerden biri de şu oldu: “Neden diğer Kürt çocuklarına sahip çıkmıyorsunuz?” Bu nasıl bir soru? Bu da bir Kürt çocuğu. Ama meseleye “Kürt çocuğu”, “Türk çocuğu” gibi etnik ayrımlar üzerinden bakamayız. Adalet mücadelesi, partiler ya da etnik kimlikler üzerinden verilmez.
Eğer biz yalnızca kendi partimize, kendi siyasi çizgimize yakın olanlara sahip çıkacaksak, o zaman iktidarı neden eleştiriyoruz? Onlar da kendi yanındakini koruyup, karşısında olanı cezalandırıyor. İşte bu nedenle cezaevleri dolup taşıyor.
Ben “uykum kaçıyor” derken, bireysel bir duygusallıktan bahsetmiyorum. Bu sıkışmışlığı, bu çaresizliği yüreğimde hissediyorum. Ve vicdanını yitirmemiş her insanın da bu şekilde hissetmesi gerektiğine inanıyorum. Her siyasetçi, bunu böyle görmeli.
Aslında bu davada insan, hakikatin başka bir yerde durduğunu fark ediyor. Kurtuluş Bey’i dinlerken de aynı şeyi düşündüm. Mahkemeye, özellikle Salim Bey’e bir önyargıyla, neredeyse bir “canavar” gibi bakarak girdiğimi itiraf etmeliyim. Ama sonra, hayat bilgimizin —her şey olmasa da— önemli bir şey olduğunu hatırladım.
Salim Bey de tıpkı Kurtuluş Bey gibi tutarlı, uzun uzun, içtenlikle ve kendini paralayarak derdini anlatmaya çalışıyordu. Onu dinlerken kafamda bir değişim oldu. O “canavar” imgesi silindi, yerini derdini anlatmaya çalışan, yüzü yöredeki pek çok tanıdığa benzeyen sıradan bir insana bıraktı. Bu geçişi zihnimde çok net yaşadım. Ve şöyle düşündüm: “Böyle bir insan yalan söyleyemez.”
Sonrasında mahkemede kimin yalan söylediğine dair ipuçlarına baktığımda şunu gördüm: Gerçek dışı konuşan kişi beş cümleyi geçmiyor, yan yollara sapmıyor, fazladan tek bir kelime bile etmiyordu. Çünkü söylerse açığa düşeceğini biliyordu.
Bugün herkes, “Niye konuşmadılar?” diye soruyor. Bunu duyduğumda içimde büyük bir isyan beliriyor. Oysa mahkemede üç gün boyunca Yüksel Hanım kendini paraladı. Kırık dökük Türkçesiyle, ama hiçbir çekince duymadan anlattı da anlattı. Enes aynı şekilde, Salim Bey aynı şekilde… Bunu dava tutanaklarında da görebilirsiniz.
Onlara yönelik ithamlar okunurken, hepsinin yüzünde bir isyan vardı; sanki kalpleri yerinden fırlayacak gibiydi. Bu yüz ifadeleri göz ardı edilemez.
Belki mesleki bir refleks; ben bir iletişim bilimciyim. Dil, psikoloji, gazetecilik alanında çalışan biriyim. Bu yüzden yüz ifadelerinden, anlatım biçimlerinden pek çok şey okuyabiliyorum. Ve ben bu insanlara baktığımda, söylediklerinin ardında hakikatin durduğunu düşündüm.
Başta sadece bir saatliğine mahkemeye gitmiştim ama üç gün boyunca çıkamadım. Dönüşte Ankara’ya gidince, avukatlardan savunmalarını tekrar istedim. Özellikle ilgimi çeken noktalar vardı. Adli tıp raporlarını inceledim. Yazımı, mahkemeyi takip ettiğim haftada büyük ölçüde yazmıştım ama gerekçeli kararı da bekledim, gözden kaçan bir şey olur diye. Eklerdeki 950 sayfayı da kimi zaman anahtar kelimelerle tarayarak inceledim.
Evet, hayat bilgisi size bir şey söyler. Ama siz de çaba gösterirseniz o bilgiyle birlikte gerçekliğe ulaşabilirsiniz. Ve ben inandım: Bu insanlar doğruyu anlatıyorlardı. Bir gündelik hayatı tarif ediyorlardı.
İstinafa sunulan ve nedense hâlâ ciddiye alınmayan internet trafiği verileri de bunu destekliyor. “Bu daha önce de vardı” diyenlere bakmayın. Evet, daha önce bir fatura kaydı vardı, bir SMS bildirimi üzerinden dile getirilebilmişti, ama dökümü yoktu. Oysa şimdi detaylı trafik dökümü sunuldu. Onur Akdağ bu bilgiyi mahkemeye getirdiğinde çok dikkatimi çekmişti. Ama mahkeme bu verilere hiçbir önem atfetmedi.
Oysa görüyoruz ki Yüksel Güran’ın, Enes Güran’ın, Salim Güran’ın ifadeleriyle bu telefon trafiği birebir örtüşüyor. Herkes kendi evinde. Ama bu türden iddiaları tüketmek çok zor. Bir iddiayı çürütüyorsunuz, hemen ardından başka bir iddia çıkıyor.
Ama mesele burada da bitmiyor. Her tüketilen iddianın yerine yeni bir şey konuyor.
Aslında bunları böyle tek tek anlatmak bizim bir çaresizliğimize dönüştü. Çünkü ben artık dosyadaki birçok iddianın gerçekte ne olduğunu biliyorum. Avukat bey benim beş katım biliyor zaten. Biz onlar sayesinde biliyoruz esasen. Ama birini anlatıyorsunuz, öbürü çıkıyor cepten.
Şimdi mesela Meclis’te bir “Narin Komisyonu” kuruldu biliyorsunuz. Kamuoyunda böyle deniyor ama tabii ki adı öyle değil: “Kadına ve Çocuğa Şiddet Araştırma Komisyonu.” Bu komisyona, Jandarma Genel Komutan Yardımcısı sanırım, geldi yakın tarihlerde, olaydan aylar sonra… Dedi ki: “Bu olay dört dörtlük çözülmüştür, bundan sonrası meraktan mı, dedikodudan mı ibarettir?” gibi bir ifade kullandı.
Ben komisyonda yoktum ama sonra tutanakları inceledim. Komutan konuşması sırasında mesela çocuğun taşındığı araba diye Salim’in arabasından söz etti. Şimdi, o komisyonda olanların bu somut bilgiye sahip olma sorumluluğu var. Eğer gerekçeli kararı esas alıyorsak, çocuğun bedeni hiç onun arabasına konulmamış ki. Ama hâlâ komutan bunu söylüyor ve oradan bir kişi bile söz alıp bunu düzeltmiyor. Bunun gibi sonsuz hata var. Bunları örneklemekle bitiremeyiz.
Burada sadece şunu yapmak gerekiyor: Gerçekten de bu internet trafiği ve geçen zaman bize çok şey söylüyor. O geçen zaman içine bu olayı sığdıramıyorsunuz. Bunun imkânı yok. En başta böyle bir şey var. Ve süreç boyunca insanlar internette —hem internette hem başka yerde— bunu yapmış olamazlar.
Mesela Salim Güran telefonu şarja takmış. Şarjının neredeyse markasına kadar; kaçla takıldığı, kaçla çıkarıldığı, ne kadar olduğu bile belli. Buna “powerbank kullanıyordur” deniyor. Yani cebinde powerbank, telefonla odadan ahıra, ahırdan odaya koşturuyor. Bu arada internette bizzat kendisinin yaptığı işlemler var. Buna bile “olabilir” deniyor.
Ya da konuşurken diyorsunuz ki: 8 dakikada, 11 dakikada��� Gerçekten bugün mesela en son başkanın muhalefet şerhini okuduğunuzda bile, çocuğun kamerada son görüldüğü anla Salim Güran’ın evde ilk göründüğü ana baktığınızda aradaki süre 11 dakika. Yani Narin daha arkadaşlarından ayrılmamış, oraya geçmiş. Bu 11 dakikaya bunlar sığmaz diyorsunuz. Birisi size çıkıp diyor ki: “Ben sığabileceğini düşünüyorum.”
Şimdi bu, o kadar çaresiz bırakan bir şey ki… Yani sen düşünüyorsun diye… Hayat böyle gitmiyor. Bunları doğru dürüst düşünmek zorundayız.
Bu insanların bütün somut delilleri, tanıkları… Salim’in işçisi tanık olarak kabul edilmiyor, çocukları kabul edilmiyor. Yüksel Güran’ı, Hediye Güran’ın tanıkları kabul edilmiyor. Çocuklarının beyanları kabul edilmiyor. Ne yapsın bu insanlar?
Öbür tarafta da kimsenin “aman fazla kurcalamayalım” dediği ve çocuğun cansız bedenine tek dokunmuş bir adam var.
Eskiden kamera kayıtları mı vardı? Her cinayeti biz kameradan mı görüp inceleyerek bir sonuca varıyorduk? Bir adam çocuğu taşımış, kendine ait bir çuvala koymuş, kendi arabasına yüklemiş, götürüp gömmüş. Üzerine… bakın, ilk ifadesinde “3 taş” diyor — o video her yerde bulunabilir. Sonradan onu bire düşürdü, “arada birileri gidip taş ekledi dersin diye…” Bunu orada açıklayamazsınız.
38 dakika geçirmiş. “Biz olayın başını görmüyoruz” diye… Bugün ailenin katil olmadığını çok iyi bilenler bile bu olayın bu kadar küçülmesine razı gelemiyor. Ve diyor ki: “Acaba Nevzat’a kim yardım etti? Nevzat asıl kimi saklıyor?”
Yani bu bir basit çocuk cinayeti — basit derken hiç basit değil. Böyle karmaşık, girift bir şey olması sizden bir şey eksiltmiyor. Buna inanmış, bu köyün korkunç bir köy olduğuna inanmış olduğunuz için bundan hicap duymanız gerekmiyor. Biz canlı insanlarız. Canlıların fikri değişir, ölü değiliz.
En başta ben ailenin suçlu olduğuna inandım. Ama tabii ki bir gazetecilik etiği diye bir şey var. Kendi alanımdan bildiğim için… İlk yazıp çizdiğim başka yazılar da var. Aslında ailenin suçlu olduğunu düşündüğüm anda bile bir cümle bile böyle bir şeytanlaştırma geçmez, geçiremezsiniz. Henüz insanlar mahkemeye çıkmamış.
Sadece bu olayın sosyolojisine hızla geçiş yapan, “Nasıl olmuş da bir aile kendi evladına kıymış olabilir?” diye coğrafyanın ve ülkenin durumuna bakan bir yazı yazmışım. Şimdi, Türkiye’de bunları konuşmamız gerekiyor. Müthiş bir linç kültürü iş başında. Ve aslında birçoğumuz bundan kaçamıyoruz.
Mesela bugün bakıyorsunuz Diyarbakır’da bir intihar vakası var — belki siz de ele aldınız. Orada bir isim geçiyor. Aslında hemen bunları manşetlere çıkarmak doğru bir şey değil. Bunları bir şekilde takip etmek, usulünce gündeme getirmek… Ama bu ithamlara birden herkes atladığı an, artık hakikat görünmez hale geliyor. Bu çok tehlikeli bir şey. Hakikatin görünmezleşmesi bir gün hepimize çok ağır zararlar verebilir. Bugün bu Tavşantepe köyüne verildi.
Ben bu konuyu çok düşündüm. Bu köyün bu kadar üstüne gidildi. Yediden yetmişe zulüm gördüler, işkence gördüler. Ve bu kadar… bu ülkede, böyle bu çürümenin içinde, bu köy… “Biriniz üstlenin” dendi mesela. Bu köyün hiçbiri… Suç üstlenmek tabii başka bir şey ama… Yalan yere “işte Salim yaptı, ben gördüm” de demedi. Ya da “Yüksel şöyle yaptı” da demedi. O kadar böyle… belli bir haysiyete, bir topluluk haysiyetine sahip çıktılar ki… Bunu bir şeyi gizlemek olarak görmek yerine, bir suçu örtbas etmek olarak görmek yerine… bu kadar somut durum varken… ya bu köy halkı hâlâ bu çürümüşlüğün ortasında birine suç atıp kendini kurtarma derdine düşmüyor. Böyle bir ketumluk olamaz yani. Bunu hiçbir akıl bize açıklayamaz.
Bunlar hepsi akraba. Konuşmuyorlar. Akraba, akrabanın kurdudur. Azıcık hayat bilgisi olan herkes bilir bunu. Yani akraba kendini kurtarmak için çok şey yapabilir. Ama burada… bilmedikleri bir şeyi yapmıyorlar. Yüksel Hanım, hâlâ şu gördüğü eziyete rağmen diyor ki: “Ben Müslümanım. Gözümle görmemişim.” Gözümle görmemişim diyerek… suç… çok şüphelendiği halde mesela… Nevzat’ın ismini belli bir temkinle geçiriyor. Bir şey korumuyor bu insanlar.
Bu insanlara biraz biraz böyle bir kalp gözüyle baksanız görürsünüz çaresizliğini. Ve gerçekten de… bence Tavşantepe müthiş sahipsiz bir köy. Müthiş sahipsiz bir köy. Ve bu benim içimi çok acıtıyor. Sahip çıkmak zorundayız buraya.
Şimdi bize diyorlar ki: “Aile size ne verdi?” O kadar basiretsiz, böyle tiksinti verici ithamlar bunlar. Ben normal koşullarda aslında o köye gidip Arif Baba’yı ziyaret edip çocuklarını sevip… Narin’in mezarına uğramak isteyen biriyim. Ben o ilin milletvekiliyim. Ama o yazıyı yazdığım gün çok iyi biliyordum ki… bir sürü suçlamayla karşı karşıya kalacağım.
Bakın ben bunu söylerken çok üzülüyorum ama şu olacak, bir şey olacak, böyle mucizevi bir şekilde… Ben nasıl şey diye düşünüyorum; ben mahkemeye gittim, sıradan bir gündü. Bu konu ayağıma dolandı. Yani kaçamadım ben ondan çünkü bir şey gördüm. Ve bunu incelemem gerektiğini düşündüm. Belki işte Yargıtay’da bir hukukçu böyle bir şey görecek. Belki başka bir, büyük, daha güçlü bir devlet insanı bunu görecek. Ve diyecek ki: “Ya bu böyle olmamış.”
Ya da şu olacak: Bundan on sene sonra, yirmi sene sonra bir roman yazılacak, bir film yapılacak. Ve maalesef o gün… artık herkes, bu her şey çok çabuk unutulduğu için… bütün bu bilgilerini unutacağı, bütün o savunduğu şeyleri unutacağı ve daha bakir bir düşünceyle oraya yöneleceği için… herkes o filmden müthiş bir üzüntüyle çıkacak.
Ve bu, böyle bir şeyin konusu olacak. Yani bu yüzyılın bir hikâyesi olacak. Ben bu ifadeleri çok kolay kullanmıyorum.
Bu, böyle bir hane içinde insanın başına gelebilecek en korkunç olay. Bunu böyle düşünme kapasiteniz olmalı. O insani kapasiteniz olmalı. Bu “ben olabilirdim” demeden düşünmek… en güzeli de, yani en güzeli, en kıymetlisi o. Sen olmadığını da düşüneceksin. Ama “bu benim bir yakınım olabilirdi, çocuğu katledilmiş ve şimdi bir hücrede bu düşünceyle başa… ve de katil olarak damgalanmış.”
Bunu illa ki bir filmde mi görerek, yıllar sonra biz bunun hakkını vereceğiz? Bugün gerçekten de yeni bir şey ortaya çıkar ve derlerse ki bana: “Buyurun, bunun katili de Salim’dir, Enes’tir.” Ben bütün düşüncelerim için yine, yine üzgün olduğumu söylerim, yeniden gözden geçiririm.
Dediğim gibi, canlıyız. Bunu yapmak zorundayız. Ama şu anda bu yok elimizde. Buna dair dedikodu… saçma sapan, öyle dedi, böyle dedi… elektrik telleri öyle… çocukların “7’de gördüm, 5’te gördüm”… bunu defalarca söyledim: Bir çocuk kayıp olsun, bir sınıfa girin, size en az üç çocuk farklı farklı hikâye söyler. Bu ne yalandır aslında, bir kafa karışıklığıdır, ilginç olma isteğidir. Hani hayat bilgisi dediğim şey bu. Buradan siz nasıl “suça sürüklenen çocuk” çıkarabilirsiniz? Çıkmamış. Yani öyle bir şey. Çocuk sonra da söylemiş “görmedim aslında”, “iki kere değil de bir kere gördüm”…
Şimdi bunlarla bu hüküm kurulamaz. Ve bu, bu sonsuzcasına haksız bir hüküm. Burada böyle “peki şuna ne diyorsun, peki buna ne diyorsun…” Bunların hepsini keşke bir Google Drive açsak, oraya tek tek yazsak. “Buna şunu diyoruz. Bu şöyle. Bu dosyada bile yok. Bu dosyada bile yok. Senin bugün bir hukukçu olarak söylediğin, işte bu aile bir çocuklarını daha öldürmüş… bu dosyada bile yok. Çocuğun mezarı bile açtırılmamış. Çünkü hastane raporları var.”
Bunu artık söylemeyin, ayıptır demek gerekiyor.
Son bir söz olarak şunu söyleyeceğim… benim internette yaptığım, sosyal medyada yaptığım bir yorumun altına birisi yazmıştı. Benim gerçekten son yıllarda duyduğum en güzel söz… biraz bu içinde olduğumuz barış sürecine bağlayarak da bunu yerine burada tekrar etmek isterim.
Şöyle bir şey yazmıştı:
“Ben Narin’in ailesini savunanların ülkesinde yaşamak istiyorum.”
Ya o kadar kıymetli ki. Ne demek istiyor “Narin’in ailesini savunanların ülkesi”? Bakıyorsunuz… ben şimdi böyle tabii ki sosyal medyaya çok dikkat eden biriyim. Benim için orası bir çalışma alanıydı eskiden beri, bir etnografyaydı. Oradaki her şeye bakıyorum. Narin’i savunanlar yavaş yavaş bir kamu oluşturuyor. İçinde psikoloğu var, doktoru var, avukatı var, işçisi var, işsizi var, sıradan bir ev hanımı var… mütedeyyin, dindar olanı var, ateist olanı var, DEM Partilisi var, AKP’lisi var… ve bunların hepsi birlikte bu çocuk için adalet istiyor.
Bu o kadar barışçıl ve o kadar kıymetli bir şey ki. Hani “Narin’i savunanların ülkesi” denilen şey böyle bir şey.
Hiç böyle kişisel şeylere girmek istemem, gerçekten buna değmezlerdi ama şunu söylemek istiyorum: bir tarafta böyle bir kamu büyürken, öbür tarafta ne görüyoruz?
Anneler Gününde “bütün annelerin Anneler Günü kutlu olsun, ölmesinler, öldürülmesinler, Yüksel Güran hariç” diyen pespaye bir hukuk insanlığı görüyoruz.
“Enes intihar etti etmiş… gebermemiş” diyen bir pespaye hukukçuluk görüyoruz. Bir çocuğa bunu söylersen… tutuklu, savunmasız ve korkunç ithamlarla, hiç bilmediği bir ilde tutulan birini intihara da sürükleyebilirsiniz. Biri ona zarar verir ve intihar süsü de verebilir. Bunlar yaşanmadı mı?
Yine bu bağlamda son söz: Nevzat bunu yapamaz. Öldürüleceğini bilir, korkunç şeyler başına gelir. Ve onun sorgulanmamasını, bunu da temellendiren bir şey: bugüne kadar bir düşünün… Hangi insan suç işlemekten geri durdu? Birçoğu zaten böyle oluyor. Bu suçu işleyenler “başına hiçbir şey gelmez” güveniyle işlemiyorlar ki. Nevzat da işlemesin. Köydeki herhangi bir kişinin “onların tavuğuna kış diyemez” cümlesi bir hukukçunun delili nasıl olabilir?
Gerçekten… böyle… hani ben böyle, sinirini çok kolay yitiren biri hiç değilim. Çok sabırlıyım. Ama çok acı.
Umuyorum ki adalet tecelli edecek. Yargıtay’da bu konu gerçekten olması gerektiği gibi çözülecek. Ve bu azap bitecek.
Bu arada da bu zulüm altında olan herkese de şunu söylemek istiyorum: Allah size sabır versin. Sabırlı olun. Belki de haklı olduğunu bilmek çok büyük bir güçtür.
Keşke… hani bugün Yüksel Hanım’ın yanında olsam, ona böyle bazı şeyler söylemek istiyorum, belki güç vermek istiyorum. Yani varsay ki bir savaş olmuş ve esir düşmüşsün. Ve bu geçecek. Böyle bakmaya çalış. Yoksa dayanması çok güç.”
Rojda Altıntaş’ın sorusu üzerine:
“Sevgili hocam, siz Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde tüm bunları nasıl anlatırdınız? Ya da siz o zaman okuldayken, o olup biteni gördüğünüzde ve bugünkü sürece geldiğinizde ne düşünürdünüz, öğrencileriniz ne düşünürdü?”
“Ben bunun üzerine ders açardım herhalde… yeni bir ders. Bu dezenformasyonu, ‘post-truth’u, yani hakikat sonrası denilen şeyin, nasıl bir tek adli vakada somutlaştığını; medyanın kamuoyunu nasıl şekillendirdiğini… bütün bunları değerlendirebileceğimiz ama yeni medya dünyasında değerlendirebileceğimiz bir ders olurdu. Bu, hem müthiş avantajları olan bir dünya — yani ’Narin’i savunanları’ da, Narin’in annesini, ailesini savunanları da buluşturan bir dünya — ama aynı zamanda da müthiş tehlikelerle dolu. Ve bütün bunlar bizim çalışma konumuzdu zaten.
Ben zaten ‘Yeni Medya ve Toplumsal Aktivizm’ diye bir ders veriyordum. Muhtemelen bu yeni medya etrafında birçok başka ders daha açtığımda, bu konu çok büyük bir örnek olay olurdu hepimiz için. Ve eminim ki birçok tez yazılacak. Ben ilk konuştuğum günlerde bunu düşündüm: eğer ortaya çıkıp konuşmasak, bütün tezler bu ailenin suçluluğu üzerinden gidecekti. Ve bilim alanında da bir çöp külliyat oluşacaktı. Ama şimdi bir hat açıldı. Ben konuştum. Siz konuştunuz en başta. Ve tekrar tekrar söylüyorum: ilk günlerde bu avukat arkadaşlara ben, ilk duruşmaya girdiğim gün nasıl bu aileyi savunuyorlar diye bakıyordum açıkçası. İlk iki saat. Ama onların savunmalarını dinleyince… bir onları, bir de aileyi suçlama gayretindekileri… o kadar farklı iki tavır gördüm ki… Dolayısıyla onlar sayesinde biz bu noktaya geldik.
Bu bir yeni alan açtı. Bu kadar rahat yazılamayacak bunlar artık. Ve kesinlikle bu hakikat ortaya çıkacak. Ama bugün, ama biraz daha geç. Bu böyle sürdürülemez. Ve gerçekten de o internet trafiği bile, sadece o bile yeterince incelense, bu aile üyelerinin bir tekinin bile bir dakika cezaevinde kalmaması gerekiyor.
Ve ben bu anlamda bir kez daha seslenmek istiyorum: lütfen herkes sözünün sorumluluğunu taşısın. Herkes ne dediğini bilsin. Ve vebal almasın. Vebal çok tehlikeli bir şeydir. Gerçekten… nasıl bir başkasının hayatı hakkında bu kadar kolay, o hayatı çürütmeye dönük sözleri bu kadar kolay kullanabiliriz? Eğer konuşuyorsak önce araştırmak zorundayız.
Ben şunu gördüm: ‘Ben hiç okumadım ama hukukçular böyle söylüyor.’ Hukuk bütün konuları tüketseydi, biz bugüne kadar bütün bu kadın cinayetlerinde neden duruşma salonlarını dolduruyorduk? Neden koridorları dolduruyorduk? Neden habire basın açıklamaları yapıyorduk barolarla birlikte? Hukukun tüketemediği şeyler var. Bunu bazen araştırmacı gazetecilik, bazen iyi bir sosyal psikoloji doldurur.
Ben… keşke bu işin kaldığı kişilerden biri olmasaydım. Gerçekten keşke olmasaydım. Bazı gazeteci arkadaşlarıma, öğrencilerime sitem de ettim. Bu sizin işinizdi. Yani bunu bir araştırmacı gazetecinin nüfuz edebileceği çok boşluk vardı, hukukun kapatamadığı, tüketemediği. Yapmadınız bunu, dedim. Yine söylüyorum: herkesin bu sorumlulukla konuşması ve artık bu aileye daha fazla zarar vermemesi gerektiğini diliyorum.
Diyarbakır milletvekili olarak ben elimden gelen her şeyi yapacağım. Ve her gün bu konuyu anlatabileceğim… merak eden herkese de, nasıl oldu da bu kanaate vardım, bunu da zamanım el verdiğince anlatacağım.”
— Sevilay Çelenk, 31 Mayıs 2025
Kanal: Rojda Altıntaş Yayın Tarihi: 31 Mayıs 2025