• Mahkeme
    • Özet
    • İfadeler
    • Savunma
    • Gerekçeli Karar
  • Yazılar
  • Yardım
    • Kılavuz
    • Eksik Bildir
    • Soru sor
    • SSS
  1. Narin davasının hâkimlerine açık mektup
  • Yazarlar
    • Ali Duran Topuz
    • E. Miham Akkul
    • Faruk Bildirici
    • Nazife Güngör
    • Sevilay Çelenk
    • Tuncay Beşikçi
    • Yıldıray Oğur

Narin davasının hâkimlerine açık mektup

Narin
Dava
Adalet
Hâkimler
Yargı
Medya

Şimdi bir ölüyüm ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde. Son nefesimi vereli çok oldu, kalbim çoktan durdu, ama alçak katilim hariç kimse başıma gelenleri bilmiyor. O ise, iğrenç rezil, beni öldürdüğünden iyice emin olmak için nefesimi dinledi, nabzıma baktı, sonra böğrüme bir tekme attı, beni kuyuya taşıdı, kaldırıp aşağı bıraktı. Taşla önceden kırdığı kafatasım kuyuya düşerken parça parça oldu, yüzüm, alnım, yanaklarım ezildi yok oldu; kemiklerim kırıldı, ağzım kanla doldu. — Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı

Yazar

E. Miham Akkul

Güncelleme Tarihi

7 Kasım 2024

YAZAR
E. Miham Akkul
GÜNCELLEME TARİHİ
7 Kasım 2024
KAYNAK
Orijinal Kaynak
Okuma Süresi
~ 18 dk
Kelime Sayısı
2122

Beyaz, dantelli başörtüsü takan yaşlı bir Kürt kadını, çimenlerin üzerinde oturmuş hâlde elinde Narin'in siyah-beyaz fotoğrafını tutuyor; arkasında da sessizce oturan kalabalık bir grup insan görülüyor.

Bundan 2000 yıl önce takvimimizin henüz başlarında İsa Mesih’e çivili sopalar, kancalı kamçılarla işkence ettiler, göklerin krallığından söz eden bu iyi niyetli adama yahut da tanrının oğluna başına dikenlerden bir de taç kondurdular ve ertesi gün vali Pontis Pilatius’un huzuruna çıkarmak için zindana savurdular. O gece Pontis Pilatius’un eşi bugün Katoliklerce olmasa da Ortodokslarca azize kabul edilen karısı Claudia Procula vali kocasına; “Onu affedemez misin?” diye merhamet dilendi. Pontis Pilatius İsrailoğulları’nın yeni bir isyanında İmparator Augustus’un kendi kellesini alacağını söyledi, makamı ve adalet arasına sıkışmıştı. Ve nihayet o gün geldi Pontis Pilatius’un yanı başına diktiler Mesih’i, kan revan içindeydi, kindar kalabalık toplanmıştı; “işte bu had bilmezin hal-i pür melâli” dedi Pontis Pilatius, yetmez mi?

Yetmez! rabinler bir ağızdan haykırdılar, asıl isteklerini çığırdılar; Çarmıh!….

Sayın Hâkimler, Muhterem Yargıçlar gururunuz her nasıl okşanacaksa öyle hitap etmek isterim risk almak istemem zira bu konudaki son yazımdır, tüfeğimdeki son fişektir bu. Doğrusu muhterem misiniz, muteber bir yanınız var mıdır bilemem. Belki de şimdi bulunduğunuz makamlara muhtelif torpillerle geldiniz. Belki de alın teriyle geldiniz ama yaptığınız tek şey birkaç sınavı atlatıp etliye sütlüye karışmadan hâkim olup, bu hayatta “Hâkim beyler geldiler, hâkim beyler gittiler”’in birkaç şoförde, mübaşirde yarattığı geriliminden haz almaktı gayeniz bunun için çabaladınız ve karşılığını da aldınız. Mübaşir de şoför de polis de katip kız da endişeli müsterih olun başardınız. Ama Belki de böyle değil, ihtimaldir ya taa çocukluğunuzda bu hayatta zorbalığın adaletsizliğin ne kadar kötü ne kadar nefes kesici bir şey olduğunu fark ettiniz ve taa o yıllardan emek verdiniz ve şimdilerde her sabah aynanın karşısında gömleğinizi iliklediğiniz o gırtlağın yutkunmasını gören mahkûmun endişesinin artıp azaldığını hissedecek kadar hassas ciddi hukuk insanları oldunuz. adaleti sağlamak vazifesinin ağırlığı bağrınızda bir mezar taşı gibi bir baskı yapıyor ve sizler son raddeye kadar ciddiyetle bin düşünüp bir söylüyorsunuz. Verdiğiniz hükümlerin, hayat bağları ve ilişkileri pamuk ipliğine bağlı olan zanlılar hakkındaki hükümlerinizi kıl tartan teraziden geçirmenin getirdiği soylu bir ferahlıkla yaşıyorsunuz. Böyle kimseler olmanız ne güzel olurdu, böyle hâkimlerin olduğu bir ülkede insanlar geceleri ne güzel uyurdu. Sizi öğrenmeye gayret etmedim doğrusu etsem bu yazıyı yazacak pek mecalim de kalmazdı, belki de daha kamçılardı. Gördünüz ya, önyargı ne kadar kötü bir şey değil mi Sayın Yargıçlar! Paragrafın başındaki küçümseyici varsayımlardan kaşlarınız çatılırken bir anda soylu gayenizden söz edince yüzünüzde ulvi bir aydınlanma oldu, yüreğiniz şekerlendi. Evet çok kötü şey şu peşin hükümler, dünyanın bilinen en akıllı adamına göre atom fiziğinden bile müşkül bir işmiş bu.

Yine de en iyi ihtimale meyledelim ve bu soylu hikâyeleri, bu kıymettar romanlardan paha biçilmez alıntıları hak eden ademoğulları olduğunuzu varsayarak asıl meselemize gelelim.

Sizin önünüze bedenleri kan revan içinde olmasa da dünyaları darmadağın bir aile attılar bu ailenin adı Güran Ailesi. Bunların bir elebaşı var, zalim bir muhtar; Salim. Bir İsa Mesih değil fakat İsa Mesih’in bize öğütlediği gibi, fahişe taşlama heveslisi havarilerine öğütlediği gibi ilk taşı masum olanımızın atması gereken biri kadar suçlu yani hepimiz kadar suçlu hepimiz kadar masum. 85 milyonun pir-u pak yekûnunun neredeyse komple taşladığı bu Muhtar’ın en büyük suçu yattığı hayat kadınları ve birkaç kaçak elektrik işini kendince örtbas etmek için sildiği mesajlar imiş, ha bir de Narinler düğüne cümbür cemaat Muhtar’ın arabasına binip giderken sağ arka koltukta bulunan “Narin’den kopmuş bir saç telinden alınan DNA” imiş. Daha önce yazdıklarımızdan haberdarsınız ya da değil lakin biz yine de en kilit şeyi tekrarlayalım, bütün bu hadise nasıl Arap saçına döndü, eninde sonunda nasıl adına iddianame denen 14 sayfalık metne dönüştü son bir defa olmuşu irdeleyelim. Evvela defalarca yazdığımız gibi her şey Salim Güran hakkındaki uyduruk asılsız benzin istasyonu yalanındaki Facebook postuyla başladı. Bu postta Narin’in annesi de vardı, battaniye de, ön koltuk da araba da ve tabii Salim de. Bütün bu yalan fırtınası bunun üzerine kuruldu Sayın Hâkimler, “Narin bir şeyler gördü ve öldürüldü” yalanının membaı bu Facebook gönderisi, medya aracılığıyla koca bir ülkeyi bu akıl tutulmasına sürükledi. Zaten medyanın pamuklara sarıp sarmaladığı hakiki muhtemel Katil Nevzat’ın ilk ifadesinde bu postun birebir aynı ana detayları görebilirsiniz. Can havliyle Nevzat’ın ilk sarıldığı şey bu Facebook yalanıydı. Bugünlerde olay yeri inceleme görüntüleri ortaya çıkınca bu adam çok akılsız, bu kızı öldürmüş olamaz yahu! diyen aklı evvel ahalimizin 8 yaşında bir kızı öldürüp gömmeyi akıllı kişi işi mi demek ister benim aklım pek ermedi doğrusu. Her neyse her şey bu kadar berrak iken Savcı Bey bir hukuk adamının yapması gerekeni yapmadı ve topu size attı.

Bu iddianame açıkça Nevzat’ın son ifadesine dayanıyor ama buna dayandığını söylemeye de cüret edemiyor. Bütün bu utangaçlığın sebebi de malûm, zira Savcı Bey apaçık çelişkiler içindeki bir yalancının her dediğini baz almamayı kurnazca bu işten sıyrılmanın bir yolu gibi seçmiş. Mahkeme de Savcı Bey’e elbette; Nevzat’ın her dediğini aldın da neden katil dediğine katil diye yazamadın diye soracaktır! Sayın mahkeme Heyeti sorumluluğu size atıp kendini medyanın hıncından kurtarmaya çalışan bu Savcı Bey’e bu minik bencilliği için biraz sitem edersiniz diye ümit ediyorum. Vereceği cevabı çok da merak etmekteyim; her ifadesine güvenemeyiz ama bu işten sıyrılmam için Nevzat’ın bazı iftiralarını iddianame diye önünüze sunmaktan başka çarem yoktu mu diyecek yoksa siz de benim gibi açıkgözlük edin, basın cezayı Yargıtay’a şutlayın gitsin, amma da uzattınız mı diyecek!

Savcı Bey’in iddianamesine göre Salim Güran çingenelerin kırmızı bir arabadan söz ettiğini jandarmaya bildirmiş bu ihbarın gayesi güya Nevzat’ı çaktırmadan ele vermekmiş. Kendi adını verme ihtimalini umursamadan böyle bir ahmaklık yapmış! Köyün hemen dibindeki dereye gidip gelmesi de şüpheliymiş. Kızı arasalar suç aramasalar kabahat bu şeytani çarıklılar ne yapmalıydı mesela, aramalar esnasında bir öneriniz var mıydı, bağışlayın unutmuşum; aslında 3. Gün aramalara katılmaları yasaklanmıştı köylünün ama pespaye medyaya göre elbette öldürdükleri kızı aramaya pek heveskâr değillerdi! Etrafında dere ve su kanalı olan bir köyde kayıp bir çocuk için bu iki yerden daha müphem bir mekân olabilir mi ? Ara ara buralara köyün ve ailenin reisinin uğramasının nesinde bir suç emaresi gördü savcı bey takdiri size bırakalım.

Organize cinayet nasıl kof olduğunu sadece anne ve Enes’in ifadelerine bakarak görmeniz de kafi, her ikisi de Salim lehine konuşmamakta, kim ne biliyorsa anlatmış vaziyette, Enes, Nevzat; Salim’in emir eri neredeyse hatta neredeyse uşağı derken Salim’in nesini korumaya çalışmakta sayın Hâkim Beyler!

Keza Nevzat’ın ifadesini baz alan bu iddianamede Enes’e istenen cezaya dair akla yatkın bir yanıt var mı, 8 yaşındaki Narin namus konusunda 20 yaşındaki erkek oğuldan daha hassastı bunu mu iddia ediyor Savcı Bey!

Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür derler. 3 aydır tek tek çöken yalan silsilesine de bakalım mı biraz sayın Hâkim Beyler:

  • Benzinci iddiası, yalanlandı.
  • Terlik Narin’e ait anne yanıltıyor iddiası, yalanladı.
  • Halılar yıkandı iddiası, yalanlandı.
  • Tedbir için tuşlu telefon kullandılar iddiası, yalanlandı.
  • İmam işin içinde iddiası, yalanlandı.
  • Ramazan kız öldü mü yaşıyor mu ses kaydı iddiası, yalanlandı.
  • Patates hatlar iddiası, yalanlandı.
  • Jandarmayı yanıltan işbirlikçiler 6 yaşında iddiası, yalanladı.
  • Ceset daha hızlı çürüsün diye DSİ’de çalışan aile üyesi suyun debisini ha bire yükseltti iddiası, yalanlandı.
  • Evlere kameralar takılıydı söylemediler iddiası, yalanlandı.
  • Narin Salim’in öz kızı iddiası, yalanlandı.
  • Narin DNA’sı ön koltukta ve direksiyonda iddiası, yalanlandı.
  • Köy Hizbullah köyü iddiası, yalanlandı.
  • Köyde cephane çıktı iddiası, yalanlandı.
  • Salim, jandarmayı yanılttı kırmızı arabadan hiç söz etmedi iddiası, yalanlandı.

Bu hudutsuz yalan zinciriyle ilgili bahsi şahsi bir anekdotla kapayalım; bir gün benim bu meseleye takıntımın gayet bilincinde bir arkadaşımdan mesaj aldım; bak gördün mü işte aileyi canhıraş savunup durdun, şimdi CNN TÜRK isimli kanal son dakika haberi geçiyor: “adli tıp raporuna göre, Narin’in gırtlağından gelen ölüm sıvısı Salim Güran’ın eline, oradan da direksiyona bulaşmış…” evet değerli yargıçlar aynen böyle dediler, adli tıp literatürü için yeni bir terim icat ettiler, adına ahmak kitlelerini tahrik etmek için “Ölüm sıvısı” dediler… Ölüm sıvısı…

Ben sizleri vicdana merhamete değil ekmeğinizi varınızı yoğunuzu borçlu olduğunuz asıl işinize muhakemeye yani akla ve izana daha somut ifadeyle hukuka davet ediyorum ve sizlere şu soruyu sormak istiyorum, eğer bu narin yavrucağın cesedi 19 gün sonra değil de 2 gün sonra bulunmuş olsaydı ve medyanın reyting sosyal medyadaki şaklabanların da etkileşim ve tıklanma uğruna köydeki bilmem kaçlı fantezist senaryoları olmasaydı ve Nevzat bu ifadeyi verseydi Ona inanır mıydınız?

Bir hırsız elindeki mücevher dolu çantayı gömdüğünü itiraf ediyor ve size bu çantadakileri ben çalmadım başkası çaldı bana saklamam için verdi diyor ve sizler de sırf medya soytarılarının hışmına uğramamak için buna inanmış gibi mi yapacaktınız?

7 Kasım günü mahkeme önünde muhakkak bir tantana emsalsiz şamata göreceksiniz, sayısız antenli araçlar, hak hukuk adaletin temsilcisiyiz goygoyculuğu adına aileye linç davetine icabet etmiş 50 kadar baro, belki telefonlarınızda bakan beylerden bir sürü telkinler, türlü türlü soytarılıklar görülmemiş bir curcuna olacak. Bunca insan bunca medya hepsi mi budala canım, elbette biz de aziz milletin sesine kulak vereceğiz demeyin sakın, evet bunca insan yanılabilir hep yanıldılar ve yanılacaklar, milliyetçi damarınıza basmış olmayayım ama Ali Nesin’in yalancısıyım; Türkiye’nin %90’ı Türkiye’nin %60’ının aptal olduğuna inanıyor. Dedim ya alınmaya gerek yok, Türkiye’nin cehaleti ve aptallığı gecikmiş olsa da bugünlerde adaleti bulmuş memleketler de benzer yollardan yüzyıl evvel geçtiler. Sizler için en bilindik hadise Dreyfus olayı. Size bunu daha bu işlerin başında ders olarak okuttular ön kabulüyle yazıyorum bu mektubu. İstikbalde iletişim ve hukuk fakültelerinde bu ibretlik olay ders olarak okutulduğunda isimleriniz orada olmasın istiyorsanız bu dostane mektubu hüsnüniyetle okumaya devam ediniz.

İstirham ediyorum Sayın Hâkimler, manipülatif suallerin esaretinden kurtulunuz, ortada başarıyla örtülmüş bir cinayet şebekesi filan yok ortada maharetle örtülmüş bir organize kötülük yok.

Bir öğlen sıcağında Diyarbakır’ın bir merkez köyünde bir Vahşi, evinin önünden neşeyle seke seke geçen bir yavrucağı, Ağustos böceklerinin insanı uyuklattığı, sersemlettiği o en dingin vakitte alıp boğdu, o lanetli dereye gömdü üzerine taşlar koydu, işte bütün olan buydu. Bilmiyorum demek bildiğini kurnazca saklamak değildir sayın hâkim beyler, bazan sahiden görmeyiz, duymayız, bilmeyiz!

Elâlem ne der diye hukuk olmaz Sayın Hâkimler, o cübbeyi sırtınızı sıcak tutmak için giyinmiyorsunuz!

Maalesef Türkiye’de bugün artık yargı erkinin hiyerarşinin arasına sıvışıp girmiş olan bir de sosyal medya ucubeliği var ve bu kontrolsüz deliliğe yakın tarihte şahit oldunuz, bu zıvanadan çıkmış histerik sürü mezar bile açtırdı böyle de kudretli konumdalar. Şimdi kıymetli bakanlarımız birkaç gün bu delirmiş maymun klanının lincine maruz kalmasın diye sizler inanmadığınız, vermek istemeyeceğiniz kararlara belki zorlanacaksınız. Vaziyetiniz bana sadece Pontis Pilatius’u değil Reşat Nuri’nin ceberrut ittihatçıların zorbalıklarına maruz kalan Kaymakam Halil Hilmi Bey karakterini de hatırlatıyor, Halil Hilmi Bey her türlü horlanmayı sineye çekişinde,

bir başıma kalsam şeh-i devrâna kul olmam

vîrân olası hânede evlad-u iyâl var

beytine sığınırdı. Elbette evde bekleşen evlad-u iyâl yabana atılır gibi değil, lakin vicdan ve adalet de şu daracık beyte sığacak gibi değil sayın hâkimler. Sizinkiler evlad-u iyâl de elâlemin ki değil mi! Hem başınıza hukukun gereğini yerine getirdiniz diye öyle aman aman işler de gelecek değil, daha Kürt olan daha doğuda olan bir şehir varsa o da İran topraklarındaki Kirmanşah sizi oraya sürecek değiller her hâlde. “Bizi bunlarla aldatamazsın, biz bize en kolay geleni yaparız” derseniz emin olun bunu yaptıktan sonra sosyal ve konvansiyonel medyadaki kepazelerin birkaç günlük büyük övgüsüne mazhar olacaksınız. “İşte yüce Türk adaleti tecelli etti, var olsun hâkimlerimiz!” diyecekler. Fakat fazla böbürlenmeyin, yine aynı millet önlerine adalete itimatla ilgili anket konulduğunda %90 oranında sizlerin güvenilmez olduğunuzu işaretlemekten de geri durmayacak. “Narin bir şeyler gördü ve öldürüldü” dedikodusu üstüne bina edilmiş bu çürük dava böylece sizin açınızdan kapanacak dertsiz başınıza dert almamış olacaksınız. Her şey bu kadar kolay, olmuş-bitmiş olacak!

Bir de zor olan var onu da anlatmama müsaade edin, Türkiye’nin yaşayan en büyük yazarı Orhan Pamuk’un bahsettiği ve yukarıda alıntıladığımız alçak katilin geçtiği sayfada maktulden başka bir cümle daha var şöyle der; “Meğerse hayatım sonsuzluğa uzanan iki karanlık arasındaki bir ışıktan ibaretmiş…”. Evet saygıdeğer hâkim beyler hayat dediğimiz şey bizler için böyle, eğer sizler mümin kimseler iseniz sizler için belki ışığın devamı da vardır, her hâlükârda bu sonsuzlukta adil olmayan bir şeyler yapmak dünyevi konforumuz için vicdani yahut ahlaki olmasını da kenara itelim, kanımca pek akıllıca da değil. “Biz ne kararlar verdik, bize vız gelir bu iş!” derseniz ben buna pek ikna değilim, yavrusu vahşice katledilmiş bir anneye ağır müebbet yahut da beraat, bu keskinlikte bir davayla yüzleştiğinize de asla inanmam, bu öyle yabana atılır bir dilemma değil. “Biz bu kararı veririz nasılsa Yargıtay düzeltir” diye de kendinizi sakın ha kandırmayın, yıllar geçer cezaevi hücrelerinde insanların kalpleri durur, beyinleri kanar, organları kanserleşir, türlü türlü felaketler bekler mahkûmları… Bu da sırtlanacak yük değil, dışarıdakilerin viran olacak hayatlarını hesaba katmıyorum bile. Yine de biz bildiğimizi okur, bu sosyal medya ve medya pespayeliğinin gönlünü hoş edeceğiz derseniz biliniz ki o şarlatanlar 3 gün sonra üzerinde tepinecek başka meşgaleler bulur ama bu meselenin size getireceği vicdani yükün gölgesi hayatınızı sarmaya devam eder, yerli yersiz bir hortlak gibi belirecek bu adaletsizliği kâh bir pazar kahvaltısının tabağında peynire konmuş bir tiksinç sinek sıfatında kâh bir deniz manzarasına dalıp o en dingin anda huzura ramak kalırken sudan bir balina cüssesinde fışkırır gibi göreceksiniz. Yıllarca aklınıza düştükçe keşke o gün hukukun gereğini yapsaydık diye dövünecek, içleneceksiniz. Bu yeryüzü denen yerde huzur ve saadet diye bir şey varsa buna vicdan azabından daha aşılmaz, eskimez, çürümez bir engel yoktur bilesiniz. 10 yıl geçer 20 yıl geçer herkes unutur ama siz hatırlarsınız; bir zamanlar Diyarbakır’ın bir köyünde Ağustos ayının bir ikindi vaktinde bir kızcağız öldürülmüştü diye başlarsınız hüzünlü hikayenize…

Yukarıya çık
  • Güncelleme18 Kas 2025 14:45 UTC
  • Derleme süresi⏱️ 300 ms
  • Hakkında
  • SSS
  • Bu sayfayı düzenle
  • Bir sorun bildir